Defterde tutulan günlüklerimizin yerini bloglar almıştı. İnsan kendisini internet'in uçsuz bucaksız arazisinde tanıtmak veya kendi fikirlerinin önemli olduğunu göstermeye çalışıyordu. Bizler daha renkli ekranlı ve nispeten de adam akıllı kamerası olan telefonların çıktığına, oyun konsollarının da gittikçe gerçekçi grafiklere sahip olmasına sevinirken, 2000 yılından sonrakı "Hızlanma" veya "Hızlı tüketim, yaşam" Çağına girmiştik.
Seneler ilerledi, yaş aldık. Hayatı ve insanları anlamaya çalıştık. Bir şeyler oldu... Ta ki bu insanların fabrika ayarları değişene kadar. Eski blogları yazdığım zamanları hatırlıyorum da bu kadar umrunda olmayan, kendinden başkasını düşünmeyen ya da işte bencil değildi insan. Hele pandemi daha da mahvetti. Kara bulut gibi bazılarının kanına giren bu defekt özellikleri insanların suratlarından haylice okuyabiliyorum. Davranışlarına bakmaya bile gerek yok. Tabi ikinci satırdayız, bu ne yazısı ya? Diyenleriniz olabilir. Nispeten 2000 sonrasındaki insanın artık kendini tüketmesi ve bir yerlerde hem anlam hem de kendini araması.
Öncesinden sonrasına neler değişti? veya biraz daha tahlil, gözlem odaklı bir yazı serisine başlıyorum. İlk açılış olarak böyle giriş yapayım dedim. Umarım güzel olmuştur. Umarım hala bir şeyler okuyan veya duyguları dile getirenler vardır.
Küçüklüğümüzde seyahatlerde yanımıza aldıklarımızı düşündüğümde, walkman, iskambil kağıdı, dönemin çizgi karakterli oyun kartları (hatta futbolcu kartları) tasolar belki şanslıysak tetrisimiz vardı. Arada başka çocuklardan çok nadir de olsa enteresan oyuncaklar veya oyun fikirleri çıkıyordu. Bunlardan birisi de Solo Test'tir. Solo test ilk başta bakıldığında anlam verilmeyen sadece amacı piyonları eksiltme gibi gözükse de amaçları söylendiğinde sizi baya düşündüren bir oyuna bürünüyordu. Yuvarlak delikli bir tablanın içindeki piyonları birini diğerinin üzerinden atarak eksiltiyordunuz ve bunu çok akıllıca yapmanız gerekiyordu. Oyun sonunda kalan piyon sayısına göre çeşitli ünvanlar kazanıyordunuz. En son oynadığımda 14 yaşındaydım. Geçen hafta "Acaba nerde bulabilirim? Bulsam da ne kadara satarlar" Derken, nihayetinde bir dükkanda satıldığını gördüm ve dünyalar benim oldu :D her akşam evde deliler gibi oynuyorum. Belki o özlem belki de eskiye zamanları istememiz.
Unutmadan piyon sayısına göre puanları ve ünvanları yazayım;
9 Piyon 0 puan - Beyinsiz
8 Piyon 25 puan - Gerizekalı
7 Piyon 50 puan - Aptal
6 Piyon 75 puan - Tecrübesiz
5 Piyon 100 puan - Normal
4 Piyon 125 puan - Başarılı
3 Piyon 150 puan - Kurnaz
2 Piyon 175 puan - Zeki
1 Piyon 200 puan - Bilgin (Karakter fotosu da Einstein :D )
Efendim eskiler eskiler eskiler, günümüzün şu kaos ortamı veya samimiyetsizliği ya da ben böyle mi görüyorum artık bilinmez ama gelen gideni aratıyor şerefsizim. Yani aracından tut, trafiğine sonrasında efendim mimarisinden işleyişine kadar bir özlem var.
Belki hala yeni doğan her bireye doğduğundan itibaren "adam olsa bokunda boncuk bulurduk" serzenişi oluyor, tabi yaramazlık safhasında :D Küçükken bu lafa alınan biri olarak hep üzülürdüm. Ulen derdim adamlara bak demek bunlar bu yüzden şanslı falan tabi olayın ne kakayla ne de boncukla olduğunu gördük. Söylemek istemezdim ama her kapıyı açan kağıt parçasına tapma başlayınca istediğiniz yerde olabiliyorsunuz.
Şimdilerde bazıları hariç, çoğu kanal evlerdeki ve yarışmalara hatta oturumlara katılan insanlarla dalga geçme modunda. Aklı başında program sayısı az efendim.
Eskiden bir Barış Manço abimiz vardı. Yaşları çok da ufak olmayan bücürükleri alır, onlara yediği yemekleri ve faydalarını sorardı. Hatta ilk çıktıklarında adet böyleydi şarkı söylerlerdi. Miniklerin o verdikleri enerji, heyecan onları izleyen anne-babaları ayrı bir sevindirirdi. Ben de göya katılacakmışım "Adam Olacak Çocuk" programına ama mektup gitmemiş mi, yoksa program o zamanlar ( Örnek olarak bir sezonda 45 çekim) belli bir çekim sınırına takılmış mı öyle bir şeyler olmuş gidememişim.
Eski jenarasyonların adam olma kriterlerinden sadece birincisiydi bu. Gelelim ikinci olan "Bokunda boncuk bulurduk" kısmına.
Adam olsak bokunda boncuk bulurduk sözü anne babaların (daha çok anne) en sevdiği moral bozma lafıdır. Siz o minik yeni yetme tavırlarınız ve yaramazlıklarınızla onların aklını birbirine vurdururken işin içinden çıkılmadığında "Yangın ve tehlike anında camı kırınız" acil müdahalesi ile aynı değeri taşıyordu tabi laftan anlayan bir çocukluğunuz olduysa. Ben burda kendimi övmüyorum zaten ne programa çıkabildik ne de bizim bünyemiz boncuk üretebildi. Keza yeri geldi laf işittik yeri geldi annelerin o meşhur fırlattığı frizbi misali terlikleri de yedik :D :D
Bu laf bana hayatımda diğer işittiklerimden daha ağır gelirdi, hani yaramazdım biliyordum ama diğer yaşıtlara bakınca hele ilkokulda önde sınıf başkanı diğer tarafta başkan yardımcısı. Öğretmenin oturduğu tarafta kütüphane kolu. Bana gel "Beslenme kolu" :D ama gün geldi yeşilay ve hava gözlem kolu oldum. Bir Allah'ın kulu da demedi ya bilmem ne "Yarın hava nasıl olur, ne giyelim ?" :D gülmekten yazamıyorum kusuruma bakmayın blogcular.
* Dayanamadım sonunda bir araştırma hastanesine gidip neden bünyemin boncuk üretemediğini sordum. Yapılan analizler ve tetkikler sonucunda kimsenin buna uygun olmadığını öğrendim. Oh dedim nefes aldım, sana kek yaptım. Meğer benim bünye inci üretiyormuş, inci tanesi nur tanesi diyerek kıymetli taşlar mağazası açarak ticarete daldım. Ticaret ise bana daldı sonra :) şaka şaka ne incisi ne boncuğu.
Velasıl kelam 80-90 jenarasyonlarının adam olma kriterini belirleyen önemli iki başlıklarıdır bunlar. Eğer sizin aklınıza gelen bir şeyler olursa çekinmeden yazabilirsiniz. Bugün Pazar ve herkese keyifli pazarlar diliyorum.
Eskiden bu vardı bölümünde aklımızda kalanları kurcalayarak içerisinden Arçelik Mite Buster elektrik süpürgesini size tanıtmak istedik. Gören de pazarlıyoruz sanacak. Yok ben bir şey almıyorum, zaten üretimi durmuş bir ev aleti. Diğer süpürgelerden farklı kılan neydi peki bu aletin ?
Şöyle anlatmak gerekirsek, daha iyi bir temizlik sunmayı hedefleyen bu cihaz evlerimizdeki halılarda yaşayan mite (mayt) mikropları da daha iyi bir çekiş gücü ile alarak süpürme sonrasında yok ediyordu. Ev tozundan alerji meydana gelen bünyeler için birebirdi. Gerçi şimdi yaptığım araştırmalarda Güneş Işığı mite'ı yok ediyormuş. Buyur buradan yak :) Yani Güneş girmeyen eve doktor girer lafına geliyoruz.
Evinizi süpürdünüz cillop gibi oldu, sonrasında hortumun takıldığı yerde kapak vardı onu aşşağıya indirip. Mite düğmesine basıyordunuz ve içerisindeki artan sıcaklıklarda mite'lar ölüyordu (muş) Arçelik yazan kısım ise kapaktı ona bastığınızda kapak açılır diğer ekipman başlıkları ortaya çıkıyordu tülleri, kornej aralarını, koltuk altlarını süpürmek için.
Aklımızda ve eskilerde kalan bir ürünü size tanıttığımız için çok mutluyuz :D yine bekleriz. Hayırlı işler.
Öncelikle 2013 size şans, para, sağlık, mutluluk, huzur vs. şeyler getirsin efendim. Başka atraksiyonlar dilememi isteyenler varsa jet ski alacak kadar paranız olur inşallah. Daha ne diyeyim ? Yılbaşı da çok enteresandı. Bulunduğum yerde bütün siteler apartmanda oturanların aidat paralarıyla havai fişek almış onu da öğrendim. Yani kulağıma gelmedi bu bilgi de nereden baksam bir site otuz tane falan patlattı yani ... Neyse.
Eskiden bu vardı köşesinde akbillerin ve İstanbul kartın olmadığı zamana uğruyoruz. O zamanlar bilet vardı efendim. Teknoloji ile çok haşır neşir olan yeni bünyelerin bunu hatırlaması imkansız. Tanıtacağım bu bilet biraz daha farklı en eskisi evde duruyor fakat nereye koydum bilemedim. Aslında ilkini bulunca da onu ekleyeceğim onun yazısı ve hikayesi biraz daha farklı olacak. İlki biraz daha saman kağıdı idi. Öğrenci mor veya gri renklerde oluyordu. Sonra bilet ile sanırım biraz sıkıntı oldu ve biraz daha şekli şemali değişti. Bunun içine atılan kutusu da farklıydı. Kabul ederse ışık yanıyor sonra da içerisindeki kağıtlar öğütücüden geçer gibi kıyılıyordu. Nostalji nostaljidir diyerek evimizin bir köşesinde hala duruyor ve sanal alemde de sizlere sunuyorum efendim.
Eskiden bu vardı bölümünde hafızayı biraz daha zorlayarak aklıma gelen bir oyuncağı sizlerle paylaşmak istiyorum. O zamanlar anaokulu öğrencisiydim, sümüklü olduğumu tam bilmiyorum ama yaramaz olduğumu biliyorum. Ulan anaokula dedik de aklıma pastel boyalar gelirdi hey gidi hey. Biz adam gibi bulamazdık falan neyse şimdi :D
Bir gün öğretmenimiz sınıfa saksıda bir çiçek getirmişti ama hepimiz şaşkınlık içerisinde çiçeğe bakıyorduk. Sonra demez öğretmen "i asked yellow flower ..." :D tamam çok geyik oldu. Çiçeğin gözlükleri vardı elinde de (yaprak) gitarı vardı ve herhangi bir tepkimeye karşı ya dans ediyor ya da gitarını çalıyordu o zamana göre süper ötesi bir oyuncaktı sonra kayboldu o da eskiler arasında yerini aldı. Şimdi olsa valla üçer beşer tane alırım yeminlen.
80'lerin çocuğu olaraktan. Yine sizlere tanıdık gelecek ama yeni nesilin pek alaka kuramayacak olan bir yazısını hazırlıyorum. Ne hazırlaması ? Direk yazıyorum işte :) Bu gazetelerin kuponla zirve yaptığı dönemde araba veriliyordu. Evet yanlış duymadınız, hatta modeli de tipo falandı. Sonra Devlet tarafından uçuk kampanyalar yasaklandı. Hatta Akşam gazetesinin vereceği bilgisayar kampanyasını iptal etmesini hiç unutmuyorum. Milliyet de macintosh veriyordu ama o kampanyayı iptal etmedi. Sonra gazeteler işi küçük çaplı kampanyalar yapmaya itti. Tencere takımı, yemek takımı, fincan takımı, nevresim takımı gibi ürünler vermeye başladı. Bunlardan en sükse yapanı da Arcoroc kırılmaz yemek setiydi.
Halk devamlı normal tabaklara alıştığından dolayı. Mavi ve cam benzeri üretilmiş bu ürüne acayip ilgi gösterdi. Hele hele üzerine basa basa "Kırılmaz" sözünü de vurguladıkça daha bir ilgi gördü. Gün geldi ne oldu? Kırılmaz Arcoroclar yollarda tuz buz olmuş, evde yere düşenler çat diye çatlıyordu. Sonrasında Arcopal adlı marka çıktı bu da beyaz ağırlıklı değişik desenlerde yine kırılmaz sloganıyla sattırılmaya çalışıldı.
Şimdiki nesil biilir mi? Peeeeh diye girmeyeyim moralinizi bozmayayım,keyfinizi kaçırmayayım.Eskiden kullandığımız ürünler,giydiğimiz giysiler daha kullanışlıydı ve dayanıklıydılar.Arada tek tük arıza çıkartırlardı.Kapitalist düzende şimdi her şeyin yolu var madem dayanıklı tüketim malzemesi aldın sene sonunu görmeden bozulması lazım ki yedek parçadan kazansın firma. Falanda filan neyse bunu bir de aldığımız giysiler üzerinde de görmek mümkün.Ya yırtılıyor,ya da kolayca deforme oluyor.İstemediğimiz hareketler,atraksiyonlar bunlar.
Şimdi dışarıya baktığımız zaman cart man,curt man,uçan adam,kaçan adam sürüsüyle kahraman var bizde de var hatta içimizden biri,o içimizden biri olan kişi de Ayşe Teyze :) beyazlar beyaz gibi olmadığı zamanlarda ya da ne bileyim kumaşlar çok yıprandığında yeminlen bak C Vitamini gibi imdadımıza yetişirdi daha doğrusu ev hanımlarının imdadına yetişirdi.Ula bu kim? N'oluyoruz? Demeden olaya el atar anında çözerdi CSI Miami-NY yanında halt etmiş,lehhhhn dağılın Ayşe Teyze bu[ara]da.
Yanda görmüş olduğunuz ablanın dramı da ayrı,valla kaseyi cırtlatmış.Geçmiş olsun diyoruz en kısa zamanda ziyaretine geleceğiz.Öpüyorum :)
Sizi önce çok sevgi dolu bir kazazede videosu ve ardından da Ayşe Teyzemizin videosu ile başbaşa bırakıyorum kalın sağlıcakla.Havalar soğuyor üzerinize bir şeyler alın.
Cep telefonu pazarında dizayn kalıplarının dışına çıkan bir marka doğuyordu.Nokia adlı şirket malzemeyi iyi pazarlamasını çok iyi bildi o zamanlar sinemalarda fırtınalar estiren Matrix serisine kendi telefonunu ekledi 8110.O zamanlar pek kapaklı telefon yoktu piyasada (takoz haricindekiler o kapakta neye yarardı bilinmez) Matrix filminin fragmanında gördüğümüz o "Şlak şuluk" efekti ağzımızı sulandırdı.Vay anasını ne de güzel kayıyor kapak hemen açıyorsun falan diye kendi kendimize evde gelin güvey oluyorduk,babalar kan ağlıyordu What is the Matrix? Diyerek.Hiç unutmuyorum bende o zaman Motorola "cd 930" vardı takozun biraz evrimleşmiş hali diyebiliriz.
Hiç unutmuyorum,kafamız deli dolu ortaokul ortalarında tahsilli gençleriz yine böyle akşam antrenmandan çıkmışız arkadaşla otobüs bekliyorduk bakırköy'de o esnada önümüzde bir teyze durmuştu.İlla fırlamalık yapacağız ya takılıyorduk kendi aramızda,sonra teyzenin eli çantaya gitti bir an ve artık o günden sonra her şey değişmişti teyze eline aldığı 8110'u çıkarttığında gökten taş yağacak diye bekliyorduk ki o sesle bir gaza geldik "Şlaaaak" diye kayan kapak açıldı.Teyze daldı muhabbete biz çıktık kerevetine veya bir şeylere işte.Heeey gidi hey zamanın gaza gelinip alınan telefonlarından biridir.Sonra yılan oyunları ile gönüllerde taht kurdu falan fişman he unutmadan 3210 ile de kapağı değiştirilebilen telefonlar pazarını da Nokia başlattı diyebiliriz izin varsa yüksek makamdan.Hadi hoşçakalın bakem.
Eskilerin dizileri hakikatten iyimiş ya şimdikileri görünce ve muhabbetleri dinleyince,yahu reyting denen cansız nesne patlaması olması için her dizide ya tecavüz ya da entrika boyutunda sevişmeler olması gerekiyor (Toplum yozlaşması) Eskilerden çıkarttığımız bir dizimiz de "Ana" adlı komedi mafya dizisi Yönetmeni Oğuz Yalçın ve Senaryosu da Kandemir Konduk'a ait.Ana'ya bak Ana'ya eder üç beş Baba'ya :)
Tarihin tozlu sayfalarından bu sefer hatırladığımız bir şahsiyet mi desem yoksa dallamanın önde gideni mi desem?Karar veremedim ama dallama kısmı doğru keza milletin ağzına cuk oturmuştu herkes dallama olarak anmaya başladı.Kim mi?Levet Oran :D bu adam ilk reyting patlaması yapmaya çalışan programlarda kendini göstermeye başlamıştı.Hatta bir polemik esnasında "Kaşınan kadını döveceksin" sözünden sonra bütün şimşekleri üzerine çekti herkes bu adamı konuşur oldu ama boş iş olarak.Ne yapar,ne eder? Bu adamdan bilgi edindiğimi söyleyemem sadece yozlaşmış beyni ile bir şeyler yapmaya çalışıyordu.İşte bende tam bu [ara] da tanıtmak için araştırma yaparken meğersem kitap yazmış bir de kendi öküzlüğünü anlatan sözleriyle. Bu Levent Oran[gutan] dallaması kendi birikimi ile bir şeyler yapmaya kalksaydı eğer,sıfırdan böyle boş şöhret kazanamaz ve kitap yazamazdı (Söylesenize hangi yayın evi sizi kabul edecek) ama malesef yine üzüünecek bir medya kuralıyla insanlar tüm yapılarını değiştiriyordu; Aykırı olmak,asi olmak,aşağılamak,tabuları yıkmak.İşte böyle yozlaşma bazında ilerlerseniz.Her şey elinizin altında.Oran[gutan] lakabını da alması çok sürmemişti o zamanlar Hamdi Alkan (Reyting Hamdi tv programı) kendi özel şovunda mini bir dizi yapmıştı ve o bölümde Levet Oran oldu size Levent Oran[gotan] dallaması olarak karşınıza çıktı.
Hı bu adamı anmaya gerek var mıydı?Aklımızın bir yerine sıkışmış,hiç olmazsa şu aralar bolca gözüken iki salak kız kardeşi anmaktan biraz olsa iyidir.Hiç olmazsa bu düşünen cinsinden :D
Not: Bahsi geçen ünlü hakkında asla karalama yapılamamakta olunup,olayın dönem içinde şahit olunan kısımları ve tv dünyası kısmı dile getirilmiştir.
Müzik her yerde! Cepte,mp3 çalarda,radyoda,tv'de ama en çok taşınabilir aygıtlarda.Eskiden taşınabilir aygıtlar için pek çok yol yoktu.Kaset için illa ki orjinal almanız gerekiyordu ya da kasetten kasete kopya o da ne kadar sağlıklıydı ki?Daha sonra Discman'ler çıktı o zamanlar ortaokula gidiyordum çok iyi hatırlıyorum şok koruma özelliği yoktu çoğu discman'de herhangi bir sarsıntı da şarkı bir kaç saniyeliğine gidiyordu ve daha sonra tekrar geri geliyordu :D komikti.Sonra içerisinde ram'leri olanlar çıktı herhangi bir sarsıntıda şarkı önceden ram'e atıldığı için şok geçene kadar ram'den açlıyordu falan.Discman kategorisine geldiğimizde zaten internet'de biraz daha gelişmişti.CD'lere artık mp3 formatında müzikler atabiliyorduk 700 mb kapasiteye kadar hemde 128kbit'lik kalitede ise baya şarkı ediyordu.Buraya kadar her şey güzeldi :) peki biz bu şarkıları nereden elde ediyorduk? Şimdiki gibi çoğu web sitesinden albüm şeklinde veya her önüne gelen siteden indiremiyorduk yoktu o zamanlar :D olsa bile o kadar doğru sonuçlar veren arama motorları yoktu.Download programı desen bir elin parmağını bile doldurmazdı. Sonra bir gün Napster adında bir program çıktı.İnternet üzerine yepyeni bir kavram getiriyordu.Her kullanıcı bu ağa bağlanıp birbirinden şarkı indiriyordu.Özellikle yüksek hızda bulduklarım sonlara doğru yavaşlardı yavaşlamasın diye amma dua ederdim :D çok gelişmiş özellikleri yoktu.Mesela şimdi kullandığınız download programlarında indirdiğiniz bir dosya 15 kişiden birden yükleniyor ama bir kişi pc'sini kapasa bile etkilenmiyorsunuz.Naspter'da işler böyle yürümüyordu ve o zamanlar 56 K sahipleriydik. MP3 müzik formatının popülaritesinin yükselmesi ve kopya müziğin artışıyla sanatçılar hafiften ayaklanma başlattı.Bunun ilk öncülerinden olan Metallica Napster ile devamlı sürtüşüyordu.Ağızdan ağıza napster'ın paralı olacağı söyleniyordu.Bizde de hafif endişe meydana getirmişti çünkü napster kapanırsa veya paralı olursa nereden müzik indirecektik ve dinleyecektik.Beklenen zaman gelip çatmıştı napster ile metallica uzun süreli sürtüşmelerden sonra mahkemelik olmuşlardı ve Metallica açtığı davayı kazandı napster yazılımını yeniledi ve paralı aboneliğe başladı.Net camiasında kısa süreli bir sessizlik oluşmuştu ama bu sadece büyük bir isyanın başlangıcıydı.Daha sonraları bear share,imesh,emule,e-donkey,torrent,DC++ gibi alternatifler patlak verecek kopya mp3'ün önüne geçilemeyecekti.
Devir 56k Modem İnternet devri.Civuu vuzaaa kuvaaa voinn voinnn efektiyle bir ömrümüz gitti.Önce barbeli tuş sesleriyle numara çevrilir.Sonra bu demin yazdığım civuu... falan o sesler çıkmaya başlardı arada bir de poşet hışırtısı olurdu onu duyduğumuzda hah tamam bağlanacak serisinin ilk kısmına başlanılırdı.Sonra netteyiz.Pahalıydı o zamanlar,ne adam gibi kampanyalar vardı ne de sağlam bir altyapı.Telefonu direk çıkartıp kasanın arkasına modeme (eğer içindeyse) bağlayıp nete giriyordunuz.ADSL falan bize uzaylı gibi geliyordu.Nette olduğunuz sadece bir yöntem ile anlaşılıyordu,saatlerce meşgul olan sabit telefonunuz :D işin kötü yanı eskiden hem telefon parası veriyordunuz hem de internet paketi parası.Eğer yeni kampanyadan alınan internet paketli bir kampanya ise yine bir şekilde azıcık da olsa yırtıyordunuz.Ben aşırı kullandığımdan evdekilere cinnet yaşattım :D odama giden bütün kablolar kesildi :D 2003'den 2005'e kadar net kullanmadım.Değişikti sanal ortamdan kurtulmuştum (Asosyal değildim yalnış anlaşılmasın :) sonra Telekom'un yabancı ortaklarının ilk meyveleri gelmeye başladı.Türkiye'de Artık ADSL vardı.İlk hızını tam hatırlayamayacağım sanırım 512 idi 1Mbit bile değil :D sonra git gide altyapı sağlamlaştırılarak bu hızlar arttı.
Aslında başa baktım da iyi bir tarih olmuş net bazında tabi en başından değil ama olsun.Yine burdan 56k zamanlarına gidiyoruz 98-99 hadi 00 olsun.İşte o zaman İXİR adında bir internet servis sağlayıcısı çıktı ortaya bu paket ücreti davasına son vermek için çok güzel kampanyalar yapmaya başladı.Örnek vermek gerekirse;
Saatlik tarifeler
Aylık dakika olarak verilen tarifeler
Kontörlü internet bağlantısı (Evet evet o zaman mantıklıydı )
Sabah-Akşam olmak üzere yapılan tarifeler bazında paketler yapmıştı.Güzeldi de fakat fazla tutunamadı sanırım ve o kadar da güzel reklamlar çekmişti.Kokareeeeççiiieeee,söylieeeeee repliği kafamıza kazınmıştı.Akıllıca göndermeleri vardı.Hatta bir ara coşup icq gibi (o zaman messenger yoktu,icq kraldı.Hala öyle ama ) chaxir adında sohbet programı yapmışlardı.Ben Banu Alkan'lı olan videoların buldum ve onu paylaşıyorum sizlerle;
Videoyu izledikten sonra sıkıntı gelebilir,intiharı kesinlikle düşünmeyin.Banu Alkan için üç kuluvallah bir elham okumak yeterli sanırım bir de TRT Çocuk Korosu eşliğinde Allah akıl ve fikir versin diyoruz.
Eskiden bu vardı bölümünde siz sevgili ve saygılı... Diye kibarlıktan çatlamak istemiyorum.Normal sen-ben muhabbetiyle konuşuyoruz.Yine geçenlerde tramvayda giderkene efendim aklıma nerden geldiyse bu çikolata reklamı geldi "Hey arkadaş! Sağol" Repliği de aylarca kafamıza kazındı.Ne reklammış ulen tabi o zamanlar adam gibi reklamlar çekilmiyordu o da işin ayrı bir tarafı.Hatta hatırlıyorum Olacak o kadar'a malzeme olmuştu bir de Kaygısızlar adlı dizide bunla maytap geçmişti veya çatapat neyse ne işte...
Reklamı gece gece yine izledim,hoşuma giden şey ise çocuğun Dünya zikine minare hiç kapı çalmadan direk çikolataları futbolcularımıza dağıtıyor.Hani alın abiler bak yiyin valla maç başlamadan 2-0 sıfır koyarsınız gibi dağıtıyor biraz da utanıyor kerat cetveli :) En sonunda Fatih Hoca'ya veriyor bir çikolata aaa o da ne Fatih Terim'in kafasında saç var :D zaten ne olduysa o çikolatadan sonra olmuş :P
Daha da uzatmadan geçelim reklamımıza (Youtube bağlantılı lütfen küsmeyin-yapmayın-etmeyin)
Hani diğer dalga geçilenleri de bulabilirsem eklerim ilerki zamanlarda
Küçüklüğümden beri belli kalıpların içine oturmayı sevmemişimdir.Özellikle de giyim konusunda,düğüne gidilirken kıyafetler resmidir keza bayramda da.Kravat+gömlek he günün 24 saati takım elbise ile dolaşanlarda var bu işi nasıl başarıyorlar valla tebrik ediyorum.Ben takım elbisenin içine girdiğim zaman boğuluyormuş hissine apılıyorum.Çıkmak istiyorum içinden,erkeği de erkek gibi gösteriyor orasına lafım yok ama bazen mecburiyetten giyiyoruz işte.Hele hele kazak ve boğazlı kazak o zaman işte kafayı yiyiyorum.İşim gereği de zamanında sporla çok uğraştığımızdan eşofman,şort,t-shirt aslında toparlayalım bunları spor kombinasyonundan fazla vazgeçemiyorum.Şimdi yine eskilerden aklıma gelen bir kaç reklam fikri aklıma geldi onları izleyeyim dedim gerçekten spor firmalarının yaptıkları reklamlar çok başarılı özellikle Adidas ve Nike.Onlardan bir kaçını derledim sizlere elbette daha güzeller de vardır.Bende kendi çapımda en başarılarılı olanları topladım ve huzurlarınıza sunuyorum;
Linkler youtube bağlantılıdır,açılmıyorsa kızmayın veya anırmayın lütfen :) Adidas
Senesi kaç tam hatırlamıyorum ama biraz tepki tadında bir petrol şirketi reklam filmi çekmişti.Bir dönem ağızlara sakız oldu her önüne gelen "Ağzı olan konuşuyor" lafını benimsedi ota moka söylendi bu söz.Sevgilisine çıkma teklifi bile bu sözle gerçekleşiyordu (breh anasına) işte size bir kuple Ağzı olan konuşuyor efendim;
80 jenerasyonu doğumluyum modifiyeli full kasa.Arada bir nitro cozurtlarım.Çelik jant havasında biriyim.90'ları aadm akıllı yaşayan ve günümüzü de kazasız belasız görmeye çalışan biriyim işte.Bu bölümde de ara ara hatırladıklarımızı paylaşacağız.Hani klişe olanlar değilde; Tipitip Sakızlar,turbo sakızlar,casio kol saatleri,ayşegül kitapları... Arada sıkışanlar gibi mesela eskiden Talk Show konsepti daha yeni yeni filizlenmeye başlarken.Rüstem Batum diye bir adamla karşılaştık.Vücudunun değişik reaksiyona girmesinden midir,nedir? Anlamsız bir rahatlık vardır kendisinde hatta bazı komedyenlerimiz bile (Levent Kırca) geyiğe almıştır.Değişik bir konuşur,güler neyse huzurlarınıza sunayım.
Levent Kırca'nın ti'ye aldığı bir bölüm (Youtube linkidir,açılmıyorsa kızmayın)
Hayatın en ince detaylarında mutluluklar saklı,görebilenlere ne mutlu.Biz bundan zevk alıyoruz ve etrafımızda olup biten mantık çerçevesinde gözüken salaklıkları hizaya dizip parmak uçlarına cetvel ile vurup,makaraya alıyoruz.Bakmak ile görmenin arasında ki gibi bizde inciğini-cıncığını çıkartıyoruz bazen yüzeysel bile gelse hoşaf ediyoruz.Duygularımızı akıtıyoruz.Politik duruş içinde,duygular içinde,komediden,drama.Ha unutmadan bir de bakkalın defterine borç yazdırıp,ekmeğin ucunu kemiriyoruz.